Image and video hosting by TinyPic
..::±İçİmİzDeKi KaRaNLıK±::.. - Blogcu



Image and video hosting by TinyPic
  • Son Yorumlarım

  • Buna Sevindim..
    NigThwiSh
    HANGİ ŞARKI???
    şarkı adı
    Rica ederim..
    Teşekkür
    slm:)
    Haklısın..
    Teşekkürler
    Çok güzel.
      Image and video hosting by TinyPic
    Image and video hosting by TinyPic
  • Arkadaşlarım

  • Blogcu Yardım
  • gothictr
  • metallicafanatic
  • gercekyolislam
  • ravenist
  • yootube
  • dilaratoker
  • free counters
    Sitenizesayac.com
  • Destekleyenler

  • http://www.darkvampires.de/toplists/
    Hier gehts zur Topliste
    Blog Linkleri Link Dizini
    †SimSiyah†
    †AmatorYasamak†
    †AmatorYasamak-ıı†
    †DarkGothic.Org†
    † му ναмριяє нαят †
    †KaranlıkForum†
    †GizemliDünya†
    †MySpace†
    †İçimizdekiKaranlık-I†

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    16/11/2009 · Kategori: Gothic

    Görmeye alışık olmadığımız bu mezar taşlarının her biri aslında bir anlam taşıyor...
    Bu mezarlarda yatan kişiler de herhalde hayatta iken sıradışı insanlardı.
    Yoksa sıradan bir hayat yaşayan hangi insan bunlar gibi mezar taşı isteyebilir ki?
     

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

     

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

     

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

    Bu mezar taşları ne anlatıyor?

     

    Kaynak:http://msnyasam.ekolay.net/

     

    BUGÜN 10 KASIM(Çok süper bir yazı lütfen okuyun)))

    10/11/2009 · Kategori: Guncel

    BUGÜN 10 KASIM

    SİZE BUGÜN ELİME GEÇEN GÜZEL BİR YAZIYI PAYLAŞMAK İSTERİM MALUM 10 KASIM BUGÜN

    -BÜYÜK İNSANLARIN ÖLÜM YILDÖNÜMLERİ YOKTUR FİKİRLERİ VARDIR O FİKİRLER ÖLDÜĞÜ AN O İNSANLAR ÖLÜR

    Bugün ve sabah saati. İstanbul u, vapur düdükleri ve vızır vızır araç sesleri sarmış... Kış başladı, sobalardan çıkan duman, sis gibi çökmüş şehre yine.

    Uykusuz kitap okunan bir gecenin sabahı Gazi yine okumaktan yaşlanan gözlerini siliyor.

    - Fuat! .... Fuat!.... gel çocuk! diye seslendi Gazi.

    - geldim paşam!

    ...tahtası kavruk tırabzanların ellerini yakan eskiliğini bilirdi Ali Fuat. Son 71 yılını bu merdivenlerde Atatürk 'e hizmet ile geçirdi. Verniksiz trabzanları tutacağına, bastonuna yüklenerek ağır adımlarla mermer merdivenleri çıktı.Koridorda kanuni döneminden kalan o eski saatin geri kaldığını gördü. Camını açtı saatin, tam düzeltecekti ki, saatin 10 u 5 geçe durdurulduğunu hatırladı.71 yıl önce o kasım sabahını bir defa daha hatırladı ve üzgün bir ürkeklikle tarihi yaratan adam elini geri çekti.

    kapıyı çaldı...

    - gel çocuk!

    - emret paşam!

    Ali Fuat hep onu tanıdığı okul günlerini hatırlar Gazi Hazretleri, Paşam, Komutanım dediği bu dosta içten sessizce, "Kemalim" diye hitap ederdi.

    Atatürk elinde sigarası tekerlekli sandalyede boğaza bakıyordu. Sigaranın dumanının çekildiği bir sessizlik anı... Kulakları az işitir ve yaşlı gözleri boğaza bakardı saatlerce...

    - gel Fuat.

    - emret paşam!

    Gazi bu eski dosta sık sık takılırdı...

    - emir yok çocuk. 100 yaşını geçtin hala asker sanıyorsun kendini. çıkart şu kalpağı.

    - kalpak İstiklal harbinin simgesi paşam. affınıza sığınırım çıkartmam.

    - harp bitti çocuk.

    - benim komutanlarım düşman esiri olarak "ergenekon çetecisi" adı altında hapis edildi paşam. savaş bitmez.Korkuyorum kendimden, dayanamayıp bir gün ölümü geçip, bu fani yaşama müdahale edeceğim diye.

    Gazi üzgün bir ifade takındı. Bugün Cumhuriyeti kurduklarının 86 ıncı kutlamasıydı oysa. Ama dostlar hapiste...

    - Fuat, geçen yıl bir adam çıktı, beni anlattığı yalanı ile film yaptı, üzerine bu dava meselesi. Ne olacak peki? Savaş bitti dediğime pişman ettin beni.

    Ali Fuat dolu gözlerle sıktı yumruğunu...

    - Biz öldük paşam. Siz öldürüldünüz, ama öldü dendi. Fikirleriniz bedeninizden sonra öldürüldü. Vasiyetiniz yasaklandı ve halka açıklanmadı. Yazdığınız kitaplar toplatıldı. İsminizi taşıyan sokaklar değişti. Heykellerinizde gülümseyen yüzünüz silindi. Resimlerinizde bile gülen Atatürk azaltıldı. Ben üzüntünüzden öldüm. Karabekir Paşa gitti, İnönü Paşa gitti. Siz öldünüz biz öldük paşam... Fikirleriniz, savaştığımız kan döktüğümüz her şey katledildi. Savaş sürse ne olacak paşam?

    Atatürk o her zamanki bıyık altı gülümsemesiyle güldü. Sakince,

    - Ali Fuat. bu odada 71 yıldır beni çiğneyenleri seyrettim ben. Öldü dedikleri şu yataktan, 1938 den bu güne beni, bizi ezenleri gözledim. ben savaştan öncede, bugünde korkmadım. sen ne diyorsun çocuk?

    Benim fikirlerimin ve ilkelerimin yok olduğu, silindiği kafalar var ise önemli değil ki. Benim hürriyet, ulus devlet, devrimcilik mantığımı algılamayan, yıkanabilen, kandırılabilen beyinleri bensiz kaldı ise, o insancıkları eliyor bu durum anlamıyor musun?

    Bizim karşıt fikirlerimizi savunan emperyalizm ve kapitalizme kapılan, bu ülkeyi insanlarını bölenlere kananlar benim fikir ve ideallerimin önemini anlamayanlardır. Velhasıl bize lazım değil ki bunlara kapılanlar. Bize parlak zeki sağlam gençler lazım. Benden olmayana neden üzüleyim?

    - Paşam... komutanlarımız hapiste.

    - Olsunlar çocuk. Önemli değil. Tarih hiç bir çocuğumuzu boşu boşuna yok etmedi. Hepimiz kan döktük.Sabır ettik. Hapis olduk... Elbet gün gelir haklılıkları adaletten kaçmaz.

    Ali Fuat ın gözü dalar. Atatürk 'e suikast planladığı gerekçesi ile İzmir deki yargı günleri geçer gözünün önünden...

    - Paşam bugün 86 yıl oldu...

    - hayır Fuat. Bugün 86 yıl olmadı. Bugün hala İstiklal Harbi devam ediyor. Ülke özgürlüğünü kazandı sandık sadece. Kazanamadığı ortada. Bugün 100 yılına yaklaşan bir savaşın yıl dönümüdür.

    Ali Fuat dolan gözlerine yenik düşer. yanağından süzülen yaş o karanlık odada parlayarak yere çarpar. Gazi duman içinde kalan odada bir derin nefes daha çeker sigarasından. Sessizlik olur.

    - Paşam ben size suikast planlarında olmadım.

    - Sen benim ebedi dostumsun Fuat!

    Ali Fuatın buruşmuş ve titreyen elini tutar Gazi. Gözlüğünün üzerinden Ali Fuat Paşaya bakar...

    - Beni öldürmek istese idin, öldükten sonra bile dostum kalmazdın Fuat. Sen benim kadim dostumsun.

    - paşam...

    bir kaç dakika sessizlik olur...

    - Fuat bak, böyle sessizlik olduğunda "bir kız melek dünyaya geldi" der Fransızlar.

    - Bizler çok yaşlandık Fuat. Belki bir melek gelirde bu halkı uyandırır bir defa daha...

    Yaşlı gözlerle boğazı seyreden iki komutan... İkisi de bu Cumhuriyet bayramında o pencereden bize bakıyorlar. Cumhuriyetin Ulusun Çocuklarının uykusu için üzülüyor ikisi de.

    Hadi şimdi kutlayın bayramı. Kurulmuş bir Cumhuriyet yok edilmiyor gibi eğlenin... Çocuklara Atatürk 'ü öğreteceğinize saçma şiirler ezberletip meydanlarda okutun. Bir sürü para harcayıp etrafı süsleyin ama sokakta çocuklar tiner koklarken ölsünler.Sizde buyrun şimdi Cumhuriyetin 86 ıncı yılını kutlayın. Kimse kusura bakmasın ama benim boğazımdan yediğim lokma geçmiyor.

    Çocuklarımız ölüyor dağda yada askerde... Polis Öğretmen öğrenci... Ben bunlar olurken Cumhuriyet bayramı kutlamak ne, yediğim yemeği yutamıyorum.

    Kusura bakmayın ama ben yaşayamadığım özgürlüğü, ve hürriyeti, Gazi 'me ve Silah arkadaşlarına sonsuz minnet ve şükranım dışında, kutlayacak kadar yüzsüz olamıyorum...

    Yarında gidin Amerika Birleşik Devletleri tarafından yönetildiği aşikar olan Cumhur başkanınıza ve Başkanınıza sarılın. Benim Cumhur başkanım Atatürk, Başbakanımda İnönüdür. Tanımıyorum ben bu insanları... buyurun kutlayın şimdi hadi bakalım... sokaklara dökülün. Evvelsi gün çatışmada şehid olan Askerlerimizin isimlerini bilenleriniz var mı aranızda? yada onlar öldü diye sokaklara dökülen leriniz var mı? Yok! Ama bugün çıkın dökülün sokağa! elinizden alınan hürriyetinizin hesabını soracağınıza buyurun sevinin... yazık!

    Dr. Joseph Erdem

    Not:Facebook sosyal paylaşım ağında bulunan Kağan Bayındır adlı arkadaşımıza bu güzel yazı için teşekkür ederim...Bana gelen mesaj üzerine bu yazıyı bloggumda yayımlama gereği duydum...

    Dolmabahçe'den Anıtkabir'e Hüzün Dolu Kareler=(

    10/11/2009 · Kategori: Guncel






























































    Not:http://msnyasam.ekolay.net/'den alıntıdır....

    10 Kasım....=(

    10/11/2009 · Kategori: Guncel

    Ülkemizin kurtarıcısı, devletimizin kurucusu Atatürk, 10 Kasım 1938 günü saat dokuzu beş geçe öldü.

    O tarihten bu yana 10 Kasım’la başlayan hafta, yurdumuzda Atatürk Haftası olarak değerlendirilir. Bu hafta içinde; Atatürk’ün yaşamı, yurtseverliği, inkılap ve ilkeleri anlatılır. Ata’nın daha iyi tanıtılması amacıyla açık oturumlar düzenlenir. Radyo ve televizyonda, Atatürk’ün konuşmaları kendi sesinden dinletilir. Atatürk’le ilgili filmler gösterilir.

    10 Kasım günü Atatürk, tüm yurtta törenlerle anılır. Ölüm anı olan saat dokuzu beş geçe “ti” sesi ile saygı duruşuna geçilir. Kara ve deniz taşıtları oldukları yerde durarak düdüklerini çalarlar. Düzenlenen anma törenlerinde Ata’nın yaşam öyküsü, Atatürk inkılap ve ilkeleri anlatılır, seçilmiş Atatürk şiirleri okunur.

    ATATÜRK’ÜN YAŞAMI

    Selanik’te Ahmet Subaşı Mahallesinin Islahane Caddesinde iki katlı pembe boyalı bir ev vardı. Bu evde Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım otururdu. 1881 yılında bir oğulları oldu. Adını Mustafa koydular. Mustafa sarı saçlı, mavi gözlü bir çocuktu. Bütün çocuklar gibi Mustafa’nın çocukluğu da mahallede komşu çocukları ile güle oynaya geçti. Mustafa, Şemsi Efendi Okuluna başladı. Kısa bir süre sonra babası Ali Rıza Efendi öldü. Güç koşullar altında öğrenimini sürdüren Mustafa, bugünkü askeri ortaokul dengi olan Askeri Rüştiye’ye başladı. Orta kısmı başarı ile bitirdikten sonra lise dengi olan Manastır Askeri İdadi’sine yazıldı. Derslerine düzenli olarak çalışan Mustafa Kemal liseyi bitirdi. İstanbul’a gelerek Harp Okulunun piyade sınıfına girdi. Üç yıllık öğrenimini başarı ile sona erdi. Kurmay subay yetiştirilmek üzere Kurmay Okulu’na seçildi.

    Mustafa Kemal, bu okulda geleceğe yönelik tasarı ve ileri düşünceleriyle kendini tanıttı. Başarılı bir öğrenimden sonra Kurmay Yüzbaşı oldu. Zamanın padişahı II. Abdulhamit’in gizli polisleri Mustafa Kemal’in ileri düşüncelerini, arkadaşları ile yaptığı tartışmaları, O’nun özgürlük ve siyasal konulardaki düşüncelerini padişaha bildirmişlerdi. Mustafa Kemal ve arkadaşları bu nedenlerle Yıldız Sarayı’nda sorguya çekildiler. Mustafa Kemal bir süre tutuklu kaldı. Fakat suçlu görülmedi. Ancak düşünceleri tehlikeli sayıldığı için, başkentten uzağa Şam’da bulunan Beşinci Orduya gönderildi.

    Mustafa Kemal, Şam’da arkadaşları ile birlikte Vatan ve Hürriyet adlı gizli bir dernek kurdu. Sonra gizlice Makedonya’ya geçti. Selanik’te Vatan ve Hürriyet Derneği’nin bir şubesini açtı. Dernek, padişahın baskı yönetimine karşı kurulmuştu. Bu nedenle yapılacak çalışmaların gizli olması gerekiyordu. Şam kenti dışındaki yerlerde bulunan subayların da derneğe katılmaları için Mustafa Kemal görevlendirildi. Bu amaçla aynı yıl subayların yoğun olarak bulunduğu Makedonya’daki 3.Orduya atandı.

    1908 yılında meşrutiyet ilan edilince İttihat ve Terakki Fırkası iktidarı aldı. Ancak padişahın kışkırttığı gericiler meşrutiyete, yeni düşüncelere ve atılımlara karşı çıktılar. Kışkırtmalar sonucu İstanbul’da 31 Mart ayaklanması oldu. Bunun üzerine Selanik yöresindeki birliklerden bir ordu toplandı. Mustafa Kemal, Harekat Ordusu adını verdiği bu orduda görev aldı. Ayaklanma bastırıldı. Harekat Ordusuyla birlikte Mustafa Kemal Selanik’e döndü. İki yıl sonra Genel Kurmay Başkanlığında bir göreve atandı.

    Bu sırada İtalyanlar Trablusgarb’a saldırdılar. Mustafa Kemal ve arkadaşları Tobruk’a giderek buradaki Türk birliklerine katıldılar. Yapılan savaşlarda önemli başarılar sağlandı. Ancak bu sırada Balkan Savaşı başlamıştı. Mustafa Kemal geri dönmek üzere Mısır’a geldiğinde Selanik’in düşman eline geçtiğini; Bulgar ordularının Çatalca’ya kadar ilerlediklerini öğrendi.

    İstanbul’a gelen Mustafa Kemal’e Bolayır’da bulunan bir kolordunun kurmay başkanlığı görevi verildi. Savaş süresince bu görevde kaldı. Balkan Savaşı sona erince Sofya’ya ataşemiliter olarak atandı. Bir süre sonra Birinci Dünya Savaşı başladı. Almanların yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu da savaşa katıldı.

    Mustafa Kemal, bulunduğu görevden alınarak bir kıta komutanlığına getirilmesini istedi. Bunun üzerine Tekirdağ’da yeni kurulan 19. Tümenin komutanlığına atandı. Mustafa Kemal’in kısa sürede hazırladığı tümen Çanakkale Savaşları’na katıldı. Mustafa Kemal burada düşmanın karadan ve denizden yaptığı saldırıları durdurdu. Anafartalar’da bir avuç güçle düşmanların bütün planlarını bozdu. Onlara kayıplar verdirdi. Çanakkale Boğazı’nı geçmelerini önledi. Bu başarılar sonucu rütbesi albaylığa yükseltildi ve Anafartalar Kahramanı olarak anılmaya başladı.

    Mustafa Kemal Çanakkale Savaşı’ndan sonra Diyarbakır’daki kolordu komutanlığına atandı. Bu görevde iken rütbesi generalliğe yükseltildi. Muş ve Bitlis’i Ruslardan kurtardı. (1916)

    Daha sonra 7. Ordu Komutanlığına atandı. Bu ordu Halep’te toplanıyordu. Atatürk grup komutanı oldu. Alman generalinin ordunun yönetimi konusundaki düşüncelerine karşı çıktı. Ordu komutanlığını bırakarak İstanbul’a geldi. Veliaht Vahdettin’in Almanya’ya yaptığı resmi geziye katıldı. Dönüşte hastalanarak Viyana ve Karlsbad’a gitti.

    Bu sırada padişah 5. Mehmet öldü. Vahdettin VI. Mehmet adı ile tahta çıktı. Yurda dönen Mustafa Kemal yeniden 7. Ordun komutanlığına getirildi. Şam’da başkaldıran Arap kabileleriyle savaştı. Onların ilerlemesini önledi. Bundan sonra Yıldırım Orduları Grup Komutanlığına atandı. Bu sırada savaş sona ermiş, Mondros Silah Bırakışması imzalanmıştı. Mustafa Kemal bu bırakışmanın kötü koşullarını kabul etmedi. Emrindeki silah ve kuvvetleri düşmana vermeyeceğini hükümete bildirdi. Bunun üzerine komuta ettiği  Yıldırım Orduları Grubu kaldırıldı. Mustafa Kemal de İstanbul’a döndü.

     

    ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞIMIZIN BAŞLAMASI

     

    Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da padişah ve devlet ileri gelenleri ile yaptığı görüşmeler sonucu İstanbul’da yapılacak çalışmaların bir yarar sağlamayacağını anladı. Yurdu kurtarmak için Anadolu’ya gitmeye karar verdi. Yakın arkadaşlarının yardım ve işbirliği ile görev bölgesi Samsun ve dolayları olan  9. Ordu Müfettişliğine atandı. 16 Mayıs 1919 günü Bandırma Vapuru ile yola çıktı. Bu tarihten sonra Mustafa Kemal yurdu düşmanlardan kurtarmayı ve yeni bir Türk Devleti kurmayı amaçlayan büyük ve tarihi çalışmalarına bulunuyordu.

    Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’dan Anadolu’ya çıktı. Burada bir hafta kaldıktan sonra Havza’ya geldi. Buradan Amasya’ya geçerek valilere, komutanlara, ulusal örgütlere bir genelge gönderdi. Bu genelgede yurdun bağımsızlığını sağlamak için bütün yurttaşlara çağrıda bulundu. Daha sonra yol boyunca uğradığı il ve ilçelerdeki yetkililerle görüşerek, onlara yurdu kurtarma ve bağımsızlığına kavuşturma tasarısını anlattı. Havza’dan Amasya’ya ve Sıvas’a oradan da Erzurum’a gitti.

    Bu sırada padişah kendisini İstanbul’a çağırıyordu. Artık ülkemizin kurtulması ve egemenliğin sağlanması için gerekli ortam hazırlanmış olduğundan Mustafa Kemal ordu müfettişliği görevinden ve askerlikten ayrıldığını İstanbul’a bildirdi. 23 Temmuz 1919 günü bir ilkokulun salonunda toplanan Erzurum Kongresi’ne başkanlık etti. Bu toplantıda, yurdun düşmanlardan kurtarılması için çalışma kararı alındı.

    Mustafa Kemal bu kongreden sonra 4 Eylül 1919 günü Sıvas Kongresi’ni topladı. Bu toplantıda da Erzurum’da alınan kararlar üzerinde durdu. Bundan sonraki çalışmaların Ankara’da yapılmasına karar verildi. Mustafa Kemal Paşa 27 Aralık günü Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı yöneteceği kent olan Ankara’ya geldi. Çalışmalarını Ankara’da sürdürdü. İllere bir genelge göndererek Millet Meclisi’nin hemen toplanabilmesi için temsilcilerin seçilmesini istedi.

    23 Nisan 1920 günü ulusun temsilcilerinden oluşan ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Meclis Mustafa Kemal’i başkanlığa seçti.

    Böylece Ankara’da ulus temsilcilerinden oluşan bir meclis işe başlamış oldu. Bu meclisin kuruluş esası egemenliğin kayıtsız şartsız ulusta olması ilkesiydi.

    Meclis, Osmanlı hükümeti ile düşman ülkeleri arasında imzalanan Sevr Antlaşması’nı tanımayacağını bütün dünyaya duyurdu.

    Ankara’da Millet Meclisi’nin açılması, Mustafa Kemal’in başkan seçilmesi padişah ve onun hükümetini çok korkuttu. Özellikle Sevr Antlaşması’nın tanınmayacağı yolundaki karar onları büsbütün kuşkulandırdı. Düşmanlarla işbirliği yapan bir takım gericileri Anadolu’nun çeşitli yerlerinde örgütlediler. Büyük Millet Meclisi’ne karşı ayaklanmalar başladı.

    Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul Hükümeti tarafından vatan haini olarak ilan edildi. Haklarında ölüm cezası kararı verildi.

    Bütün bunlar olurken Ankara’da ve bütün Anadolu’da yürekleri yurt sevgisi ile dolu insanlardan oluşan bir ordu kuruluyordu. İstanbul’dan kaçarak gelen subay ve aydınlar bu orduda görev alıyorlar, yurdun dört bir yanından koşup gelen erlerimiz de silahlandırılarak cephelere gönderiliyordu.

    Eskişehir yöresinde İnönü’de, Yunan ordusu ile karşı karşıya gelen bu genç ordu, Yunanlıları I. ve II. İnönü Savaşı adı verilen iki büyük savaşta yenerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin varlığını, sesini bütün yurda ve dünyaya bir kez daha duyurdu.

    Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal’i olağanüstü yetkilerle başkomutanlığa getirdi. Ordularımız Sakarya kıyılarında 22 gün 22 gece süren savaş sonucunda Yunan ordularına karşı yeni bir zafer kazandı. Bu başarısı üzerine Mustafa Kemal’e orduda en büyük rütbe olan mareşallikle birlikte Gazi unvanı verildi. Sakarya Meydan Savaşı adı ile tarihe geçen bu savaşta ordumuzun gücü dünyaya bir kez daha tanıtıldı.

    Artık düşmanı yurdumuzdan atacak son ve kesin savaşın hazırlıkları başlamıştı. Bu amaçla bütün yurttaşlar savaşa hazırlandı. Kadınlar, dedeler, nineler, kağnılarla cepheye silah ve yiyecek taşıdılar. Birliklerimiz düşmanı can evinden vurmak için yerlerini aldılar.

    Bu sırada Yunan ordusu Afyonkarahisar bölgesine çekilmişti. Yetkili kişiler Yunanlıların hazırladığı siperlerden geçme olanağının bulunmadığını, bu nedenle Türklerin Yunanlıları yenmesinin söz konusu olamayacağını ileri sürüyorlardı. Ancak bu uzmanlar ulusal bir davaya inanmış insanların ne denli güçlü olabileceğini hesaba katmıyorlardı. Hazırlıklarını bitiren ordumuz, 26 Ağustos 1922 sabahı çok erken saatlerde yeri göğü titreten topçu ateşiyle saldırıya geçti. Çok kanlı çarpışmalar oldu. Atatürk’ün yönettiği bu savaşa tarihimizde Başkomutanlık Meydan Savaşı denir. Düşmanlar erlerimizin kahramanca saldırısına dayanamadılar. Ellerindeki silah ve cephaneyi bırakarak canlarını kurtarmak için kaçtılar. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 1 Eylül günü ordumuza ; “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri!..” emrini verdi. Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başarıya ulaşması özlemiyle yanıp tutuşan kahraman erlerimiz kaçan düşmanın ardından gece gündüz demeden hızla ilerledi. 9 Eylül sabahı birliklerimiz İzmir’e girdi. Yabancı bayrakların dalgalandığı yerlere bayrağımız çekildi. Düşmanların çoğu limanda bulunan savaş gemilerine binerek kaçtılar. Kalanlar tutsak edildi. Böylece Kurtuluş Savaşımız bitti.

     

    TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULMASI

     

    Bundan sonra Mustafa Kemal Paşa Ankara’ya gelerek yüzyılların ihmali sonucu geri kalmış yurdumuzun, bayındır bir ülke olması için gerekli çalışmalara başladı.

    Öncelikle ulusa ve yurda artık zarardan başka bir şey vermeyen padişahlığı kaldırdı. Son padişah Vahdettin, ordumuzun zaferini öğrenince düşmanla birlik olup yurttan kaçmıştı. 1 Kasım 1922 günü altı yüzyıldan beri yurda ve ulusa egemen olan Osmanlı saltanatı tarihe karıştı.

    24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile tüm uluslar Türk’ün zaferini kabul etti. Artık Türk ulusunun yönetim şeklinin kesin olarak belirlenmesi zamanı gelmişti. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının isteği ile Büyük Millet Meclisi 29 Ekim 1923 günü alkışlar arasında Türkiye’nin devlet şeklini Cumhuriyet olarak kabul etti. İlk Cumhurbaşkanlığına da Mustafa Kemal seçildi. O tarihte 42 yaşındaydı. Ulusu, O’nu yüce yere getirmiş böylelikle O’na olan borcunu ödemek istemişti.

    Padişahlığın kaldırılmasından sonra 3 Mart 1922 günü Halifelik kaldırıldı.

    Bundan sonra Mustafa Kemal, yurdun bayındırlığı ve ulusumuzun yücelmesi için hukukta, ekonomide, sosyal alanda inkılaplar yaptı.

    Genç yaştan beri cephelerde güç koşullar içinde yaşayan Atatürk’ün sağlığı gün geçtikçe bozulmaya başladı. Hasta olduğu günlerde bile hiç dinlenmeden devlet ve yurt işlerinde çalışması onu büsbütün yıprattı. Hastalığı artınca İstanbul’a gitti. Orada Savarona yatında kaldı. Devlet işlerini buradan yürütüyordu. Zaman zaman da gemi ile geziler yapıyordu. Ancak hastalığı günden güne artıyordu. Çok istediği halde Cumhuriyet’in 15. Yıldönümü törenlerinde hazır bulunmak için Ankara’ya gidemedi.

    8 Kasım gecesi komaya girdi. 9 Kasımda da aynı durum sürdü. Yabancı ülkelerden gelen doktorlar da Türk meslektaşları gibi O’ndan ümitlerini kestiler. 10 Kasım sabahı “Saat Kaç ?” diye sordu. Bu Atatürk’ün son sözleri oldu. Saat dokuzu beş geçiyordu. Atatürk ölmüş, onunla birlikte tarihin en büyük askeri, devlet adamı, devrimcisi göçüp gitmişti. Atatürk’ün ölüm haberi tüm yurtta ve dünyada büyük bir acı yarattı. Bayraklar yarıya indi. Yurtta yas ilan edildi.

    İstanbul halkı Dolmabahçe Sarayı’ndaki tabutu önünden günlerce hıçkıra hıçkıra geçti. 19 Kasım günü Saray’dan alınan tabut törenle Yavuz zırhlısına getirildi. 20 Kasım günü Ankara’ya getirilen cenaze Büyük Millet Meclisi önünde hazırlanan katafalka kondu. Ankaralılar sevgili Ata’nın önünden gözyaşı dökerek geçtiler. 21 Kasım günü Atatürk’ün cenazesi geçici olarak kalacağı Etnoğrafya Müzesi’ne kondu.

    10 Kasım 1953 günü Atatürk ‘ün naaşı, yapımı biten Anıtkabir’e uğruna yaşamını adadığı sevgili yurt topraklarına verildi.

    Yurdumuzun kurtarıcısı, devletimizin kurucusu Atatürk eserleri, kişiliği ve ilkeleri ile gönüllerimizde yaşıyor.

     

    ATATÜRK’ÜN İNKILAP VE İLKELERİ

     

                    Atatürk döneminde gerçekleştirilen köklü değişikliklere Atatürk İnkılapları (Devrimi) denir. Atatürk devrimleri ileriye, güzele, iyiye doğru yapılan köklü değişikliklerdir. Atatürk’ün dünya görüşünü oluşturan temel inançlar da Atatürk ilkeleridir. Atatürk devrim ve ilkeleri bir bütündür. Bu bütün, çağdaş uygarlığa ulaşmayı amaçlar.

     

    ATATÜRK İNKILAPLARI

     

    Atatürk  inkılapları ile çağdaş bir devlet niteliğine kavuştuk. Dünyada saygınlığımız arttı. Yabancı uyruklulara tanınan kapitülasyon ayrıcalıkları kaldırıldı. Tarımın modernleşmesinde devlet öncü oldu. Bankalar, fabrikalar kuruldu. Sonunda ülkemiz bayındır oldu. Ulusumuz zenginleşti.

    Siyasal Alanda Yapılan Değişiklikler :

    Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde 1919 yılında başlayan Ulusal Kurtuluş Savaşımız 1922′de tamamlandı. Osmanlı Devleti yöneticileri bu savaşın önderleri hakkında ölüm fermanları imzalamaktan çekinmediler. Kurtuluş Savaşı bittiği zaman bir yanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti, öte yanda Osmanlı Saltanatı vardı. Büyük Millet Meclisi’nin 1 Kasım 1922 günü kabul ettiği bir yasa ile tarihimizde saltanat dönemi kapandı. Yeni bir dönem başladı. Osmanlı Saltanatının kaldırılmasından sonra 1921 Anayasası’nda değişiklikler yapıldı. 29 Ekim 1923 günü Türkiye Devleti’nin hükümet şeklinin Cumhuriyet olduğu kabul edildi.

    Cumhuriyetin ilanı ile tarihimizde Cumhuriyet Dönemi başladı.

    Hukuk Alanında Yapılan Değişiklikler :

    Cumhuriyet öncesinde yargı işleri din adamları tarafından görülürdü. Kadı adı verilen yargıçlar din kurallarına göre karar verirdi. Hukuk alanında yapılan değişiklikle eski mahkemeler kapatıldı. Eski yasalar yürürlükten kaldırıldı. Uygar ulusların yasaları örnek alınarak boşanma, miras, ceza hukuku yeniden düzenlendi. Hukuk devrimi ile kadın - erkek arasında eşitlik sağlandı. Miras konusunda kadın ve erkek eşit pay almaya başladı. Kadınlar da erkekler gibi seçme ve seçilme hakkına kavuştu.

    Eğitim Alanında Yapılan Değişiklik :

    Osmanlı Devletinde eğitim sistemi dinseldi. Mahalle okulunu bitirenler isterlerse öğrenimlerini Medreselerde sürdürürlerdi. Medreselerde genel olarak dini bilgiler öğretilirdi. Bu öğrenim kurumlarında tekniğe, bilime önem verilmezdi. Medreselerin yanı sıra İmparatorluğun devlet işleri için kurulmuş Enderun adlı Saray Okulu vardı. Çok sonraları Tanzimat Döneminde Ortaokul dengi Rüştiye, Lise dengi İdadi ve Sultani okulları açıldı. Daha sonra Tıp, Harp Okulu, Mülkiye Okulları kuruldu.

    Cumhuriyet döneminde dine bağlı eğitim sistemine son verildi. Eğitim kurumlarında bilimsel yöntem ve ilkelere dayalı eğitim çalışmaları başladı. Tüm okullar bu ilkelere göre yeniden örgütlendi.

    Atatürk eğitime, öğretime çok önem verdi. Bilgisizliği kısa yoldan çözmek, okuma yazmayı kolaylaştırmak amacı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi 1 Kasım 1928 tarihinde Türk Alfabe Yasası’nı kabul etti. Bu alfabe ile okuma yazma öğrenilmesi için Ulus Okulları açıldı. Bütün yurtta okuma yazma öğrenme çalışmaları başladı. Atatürk, Ulus Okullarında Başöğretmen olarak dersler verdi.

    Harf değişikliğini, dilde özleşme izledi. Arapça ve Farsça sözcüklerden oluşan Osmanlıca yerine Türkçe konuşulup yazılmaya başlandı. Atatürk Türk Dili’nin benliğine kavuşma çalışmalarını yürütmek amacı ile 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni kurdu. Dilimiz yabancı sözcüklerden arındı.

    Ekonomik Alanda Yapılan Değişiklikler :

    Lozan Barış Antlaşması ile yabancı uyruklulara tanınan kapitülasyon ayrıcalıkları kaldırıldı. Ülkemiz kendi zenginlik kaynaklarına sahip çıktı. Her alanda devlet öncülük etmeye başladı. Bankalar, fabrikalar kuruldu. Modern tarım çalışmalarına başlandı. Yollar, özellikle demiryolları yapımında büyük çaba gösterildi. Böylece yurdun en uzak yerlerine ulaşma olanağı hazırlandı. Ekonomik bağımsızlığımız kazanıldı. Ekonomik alanda sağlanan bu başarılar sonucu yurdumuz bayındırlaştı. Ulusumuz zenginleşti. Halk için ağır bir yük olan aşar vergisi kaldırıldı. Çağdaş vergilendirme yöntemleri uygulanmaya başlandı.

    Sosyal Alanda Yapılan Değişiklikler :

    Atatürk, ulusumuzun uygar uluslar düzeyine ulaşması için, sosyal alanda da köklü değişiklikler yaptı. Yeni okullar açtı. Hastaneler, dispanserler kurulmasını sağladı. Güzel sanatların gelişmesi için gerekli girişimlerde bulundu. Konservatuar kuruldu. Stadyumlar, spor alanları, kapalı spor salonları yapıldı. Uygar bir toplum için gerek duyulan tüm sosyal kurumlar Atatürk döneminde açıldı.

    Ölçü Birimlerinde Yapılan Değişiklikler :

    Atatürk dünya ile ilişkilerimizi düzenli yürütmek için ölçü birimlerinde değişiklikler yaptı.

    Uzunluk ölçüsü birimi olarak arşın, endaze; ağırlık ölçüsü birimi olarak okka, dirhem gibi ölçüleri kaldırarak bugün kullanmakta olduğumuz ölçü birimlerini kabul etti.

    Yurdumuzda daha önce takvim Hicri takvime göre düzenlenmişti. Buna göre dünyanın kullandığı takvimle aramızda 580 yıl kadar bir farklılık vardı. 1 Ocak 1926 tarihinden sonra bizde de Miladi takvim kullanılmaya başlandı. Eskiden ülkemizde ezani saat kullanılıyordu. Bu saat uygar ülkelerin kullandığı saate uymuyordu. Takvimde olduğu gibi saatler arasındaki bu uymazlık büyük karışıklıklara neden oluyordu. Bunları ünlemek için takvimle birlikte bugünkü kullandığımız saat kabul edildi.


    Not:Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ü bugün heryerde anıyoruz=(Allahtan rahmet ve herşey için şükran borçluyuz...

    Bu yazı http://www.okuldersleri.com/ataturk_haftasi.htm 'dan alıntıdır...

    SON 50 YILIN YLIN FOTOĞRAFI SEÇİLMİŞ RESİMLER İBRET ALINACAK:=(

    5/11/2009 · Kategori: Gunluk

    insanlık dramının fotoğraflardaki görüntüsü...
    Milliyet'in yayımladığı son 50 yıl boyunca yılın fotoğrafı seçilen fotoğrafların listesi... 


    1956 Helmuth Pirath, Almanya.
    İkinci Dünya Savaşı'nda Sovyetler Birliği'ne esir düşmüş bir Alman yıllar sonra kızıyla buluşuyor.

    1957 Douglas Martin, ABD.
    ABD'de sadece beyaz öğrencilerin devam ettiği Harry Harding Lisesi'ne kabul edilen ilk siyah öğrencilerden Dorothy Counts'ın okuldaki ilk günü. Tacizlere sadece 4 gün dayanabilmişti.
    1958 Stanislav Tereba, Çekoslovakya
    Sparta Prag ve Bratislava arasındaki şampiyonluk maçından bir kare. Fotoğrafçı bu kareyi çektiğinde henüz 20'sindeydi.

    1960 Yasushi Nagao, Japonya
    12 Ocak 1960. Sağcı öğrenci, Japon Sosyalist Parti lideri Asanuma'yı öldürmeden saliseler önce...
    1962 Héctor Rondón Lovera, Venezuella
    Sniper tarafından vurulan bir asker son anlarında papaza tutunuyor...

    1963 Malcolm W. Browne, ABD
    Budist rahip Thich Quang Duc, Güney Vietnam Hükümeti'nin din adamlarına eziyet etmesini kendini yakarak protesto ediyor. Rahip yanarak ölürken hiç ses çıkarmadı ve kıpırdamadı.


    1964 Donald McCullin, İngiltere
    Kıbrıs'ta bir Türk kadın Rumlar tarafından öldürülen kocasının yasını tutuyor. Olaydan çok etkilenen İngiliz McCullin, olaya fotoğrafçı gözüyle baktığı ve bir sosyal görevli gibi yardım edemediği için suçluluk duyduğunu itiraf ediyor.

    1965 Kyoichi Sawada, Japonya
    Güney Vietnam'da anne ve çocukları ABD bombalarından kaçmak için nehri geçmeye çalışıyor.



    1966 Kyoichi Sawada, Japonya
    ABD birlikleri Güney Vietnam'da Vietkong'lu ölü bir askeri sürüklerken... Ödülü 2 yıl üstüste kazanan Japon fotoğrafçı Swada'yı, tanık olduğu görüntüler onu o kadar yıprattı ki aldığı ödüllere hiç sevinemedi. Kamboçya'da bir görevdeyken 1970'de öldürüldü.



    1967 Co Rentmeester, Hollanda
    1967 Güney Vietnam. M48 tipi bir tankın komutanı objektiflere takıldı. Bu ödülü kazanan ilk Hollandalı olan Rentmeester, ödüllü fotoğrafı olağanüstü sıcak bir tankın üzerine uzanarak çekti.




    1968 Eddie Adams, ABD
    1 Şubat 1968. Güney Vietnam Polis Şefi Nguyen Ngoc Loan, Viet Kong'lu olduğundan şüphelendiği genci öldürürken...

    1969 Hanns-Jörg Anders, Almanya
    Anders, Kuzey İrlanda'da bir Katolik genci, İngiliz güçleriyle çatışmanın sürdüğü sıcak anlarda fotoğrafladı. Fotoğrafçı gözyaşartıcı bombanın etkisine girmeden sadece 2 kez deklanşöre basabildi.

    1971 Wolfgang Peter Geller, Almanya
    Batı Almanya'da polis ve banka soyguncuları arasındaki çatışma.


    1972 Ut Cong Huynh, Vietnam
    Güney Vietnam uçakları yanlışlıkla napalm bombasını bir köyün ortasına düşürdü. Fotoğrafçı (şimdilerde herkesin tanıdığı) küçük kızın yanan kıyafetlerini "Çok sıcak" diye bağırarak üzerinden atmasını unutamadığını açıkladı.

    1973 Fotoğrafı kimin çektiği bilinmiyor.
    Şili'de demokratik seçimle gelen Başkan Salvador Allende'nin askeri darbe sırasında ölümünden birkaç saniye öncesi. Fotoğrafı çeken kişinin "kişisel güvenliği" için adının açıklanmasını istemediği sanılıyor.



    1974 Ovie Carter, ABD
    Nijerya'da kuraklık kurbanları...



    1975 Stanley Forman, ABD
    Boston'da bir kadın ve bir kız apartmanın yangın merdiveninin çökmesiyle düşmeye başlıyorlar. Bu fotoğraf yılarca güvenlik kampanyalarında kullanıldı.

    1976 Françoise Demulder, Fransa
    1976 Beyrutu'nda Filistinli mülteciler... Demulder ödülü kazanan ilk kadın fotoğrafçı oldu.



    1977 Leslie Hammond, Güney Afrika
    Güney Afrika'da evlerinin yıkılmasını protesto eden halka polis gözyaşartıcı bombayla yanıt veriyor. Gözyaşartıcı bomba etkisini yakından hisseden Hammond, sadece birkaç poz çekebiliyor.




    1978 Sadayuki Mikami, Japonya
    Ödüllü fotoğraf, Tokyo'da Narita havaalanının inşaasına karşı yapılan protestolar sırasında çekildi.




    1979 David Burnett, ABD
    Tayland'daki mülteci kampında yemek dağıtılmasını bekleyen Kamboçyalı anne, bebeğini korumaya çalışıyor.


    1980 Michael Wells, İngiltere
    Uganda'da açlıktan ölmek üzere olan bir çocuk ve bir misyoner.


    1981 Manuel Pérez Barriopedro, İspanya
    Ödüllü kare, Albay Molina ve askeri polisin İspanya Parlamentosu'nu rehin aldığı 23 Şubat 1981'de çekildi. Rutin bir parlamento günü yaşayacağını zanneden İspanyol fotoğrafçı filmleri ayakkabısında sakladı.

    1982 Robin Moyer, ABD
    Beyrut'taki kamplarda katledilen Filistinli mülteciler... ABD'li Moyer, dayanılmaz koku arasında fotoğrafları çekmeye çalışırken İsrailli askerlerin şakalaştığını duyuyordu. Katiller hiç bir zaman yargı karşısına çıkmadı.


    1983 Mustafa Bozdemir, Türkiye
    30 Ekim 1983'te Koyunören'de meydana gelen depremde, Türk annenin 5 çocuğunun ölüsünü gördüğün andaki tepkisi yürekleri parçaladı.



    1984 Pablo Bartholomew, Hindistan
    Hindistan'da Union Carbide adlı ABD şirketinin kimyasal madde fabrikasından sızan zehirli gazlar, binlerce kişinin ölmesine ve sakat kalmasına yol açtı.



    1986 Alon Reininger, ABD
    ABD'li Ken Meeks'in cildi AIDS'e bağlı bir hastalıktan ötürü yaralarla kaplandı.

    1987 Anthony Suau, ABD
    Güney Kore'de bir anne, Başkanlık seçiminde yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla katıldığı gösteride tutuklanan oğlu için özür ve af diliyor.


    1988 David Turnley, ABD
    Boris Abgarzian, Ermenistan'daki depremde ölen 17 yaşındaki oğlu için ağlıyor.

    1990 Georges Merillon, Fransa
    Yugoslavya'nın Kosova'nın özerkliğini kaldırma kararının protesto edildiği gösteride ölen 27 yaşındaki Elshani Nashim'in evinde acı ve yas vardı... 


    1991 David Turnley, ABD
    ABD'li Çavuş Kozakiewicz, Körfez Savaşı'nda dost ateşi sonucu ölen en iyi arkadaşı Andy Alaniz'in ardından gözyaşlarını tutamıyor.



    1992 James Nachtwey, ABD
    Somali'de bir anne, kıtlık sonucu ölen çocuğunun cansız bedenini kaldırıyor



    1993 Larry Towell, Kanada
    Gazze Şeridi'ndeki Filistinli çocuklar oyuncak tabancalarıyla...




    1994 James Nachtwey, ABD
    Ruanda'da bu adam Tutsi isyancılarıyla konuştuğu gerekçesiyle askerler tarafından bu hale getirildi.



    1995 Lucian Perkins, ABD
    Çeçen savaşçılarla Rus ordusu arasında kalan Çeçen mülteciler otobüsle Grozni'ye yol alıyor. Otobüsün arka camından bakan çocuk ise tüm bu olanları sembolize etmek ister gibi...



    1996 Francesco Zizola, İtalya
    Angola'daki iç savaşta öldürülen ve şok içinde yaşayan küçük çocuklar...



    1997 Hocine, Cezayir
    Cezayir'de bir kadın ölü ve yaralıların getirildiği hastane kapısında ağlarken...



    1998 Dayna Smith, ABD
    Kosova'ya Özgürlük Ordusu savaşçısı olan kocasının öldürülmesinin ardından akraba ve dostları cenazede acılı kadını rahatlatmaya çalışıyor.



    1999 Claus Bjørn Larsen, Danimarka
    Yaralı Arnavut, mültecilerin yaşadığı sokaklarda bandajlar içinde yürüyor.



    2000 Lara Jo Regan, ABD
    ABD'deki kaçak yaşayan göçmen Meksikalıların bir günü...




    2001 Erik Refner, Danimarka
    Pakistan'daki kampa hayata veda eden bir Afgan mülteci çocuk cenazesi için hazırlanıyor.



    2002 Eric Grigorian, ABD
    İran'da asker ve köylüler, depremde ölen kurbanlar için mezar kazıyorlar. Bir çocuk ise ölen babasının pantolonuna sıkı sıkı sarılmış, yanıbaşındaki boşluğa babasının gömülmesini bekliyor.



    2003 Jean-Marc Bouju, Fransa
    Iraklı adam, savaş esirlerinin tutulduğu bölgede çocuğunu rahatlatmaya çalışıyor.



    2004 Arko Datta, Hindistan
    Hint kadın, tsunami faciasında ölen yakını için ağlıyor... 
    NOT:Görüldüüğü gibi son elli yıl facialarla dolu:=(Allah sonumuzu hayra yorsun:=(
     

    ANNE VE ÇOCUK:=(

    5/11/2009 · Kategori: Kadin

    1 yaşınızdayken sizi elleriyle besledi ve yıkadı. Bütün gece ağlayıp onu uyutmayarak teşekkür ettiniz

    2 yaşınızdayken size yürümeyi öğretti Size seslendiğinde odadan kaçarak teşekkür ettiniz

    3 yaşınızdayken size özenle yemekler hazırladı Tabağınızı masanın altına dökerek teşekkür ettiniz

    4 yaşınızdayken elinize rengarenk kalemler tutuşturdu. Evin bütün duvarlarına resim yaparak teşekkür ettiniz

    5 yaşınızdayken sizi cici kıyafetlerle süsledi. Gördüğünüz ilk çamur birikintisine atlayarak teşekkür ettiniz

    6 yaşınızdayken okula kadar sizinle yürüdü. Sokaklarda "GİTMİYCEEEEEEM" diye ağlayarak teşekkür ettiniz

    7 yaşınızdayken size bir top hediye etti. Komşunun camini kırarak teşekkür ettiniz

    9 yaşınızdayken size piyano öğretmeni buldu. Notaları bir gün bile çalışmayarak teşekkür ettiniz

    10 yaşınızdayken doğum günü partilerinden dans derslerine kadar her yere sizi arabayla götürdü. Arabadan fırlayıp giderken arkanıza bile bakmayarak teşekkür ettiniz

    11 yaşınızdayken sizi arkadaşınızla sinemaya götürdü. "Sen bizimle oturma" diyerek teşekkür ettiniz

    12 yaşınızdayken zararlı TV programlarını seyretmenizi istemedi. O evde değilken hepsini izleyerek teşekkür ettiniz

    15 yaşınızdayken sizi yurtdışında yaz kampına gönderdi. Tek satir mektup yazmayarak teşekkür ettiniz

    17 yaşınızdayken erkek arkadaşınızla partiye gitmenize izin verdi. Bir telefon bile etmeden sabaha karşı eve dönerek teşekkür ettiniz.

    19 yaşınızdayken okul masraflarınızı karşıladı,sizi arabayla kampusa götürdü ve eşyalarınızı taşıdı. Arkadaşlarınız alay etmesin diye kampus kapısında vedalaşarak teşekkür ettiniz

    21 yaşınızdayken iş hayati ve kariyerinizle ilgili size fikir vermek istedi "Ben senin gibi olmayacağım" diyerek teşekkür ettiniz

    22 yaşınızdayken kep giyme töreninizde size gururla sarıldı. Avrupa seyahati için para isteyerek teşekkür ettiniz

    24 yaşınızdayken uzun suredir çıktığınız çocukla tanışmak istedi "Zamanını ben bilirim" diye tersleyerek teşekkür ettiniz

    25 yaşınızdayken düğün masraflarınızı karşıladı,sizin için hem mutlu oldu hem çok duygulandı. Siz dünyanın bir ucuna taşınarak teşekkür ettiniz

    30 yaşınızdayken bebek bakimi hakkında size akil vermek istedi. "Artık bu ilkel yöntemleri bırak"diyerek teşekkür ettiniz

    40 yaşınızdayken sizi arayıp bir akrabanızın doğum gününü hatırlattı "Anne işim başımdan aşkın"diyerek teşekkür ettiniz

    50 yaşınızdayken o çok hastalandı, hafta sonunda onu görmeye gittiğinizde mutlu oldu. Ona yaşlıların çocuk gibi nazlı olduğunu söyleyerek teşekkür ettiniz

    Derken bir gün..... o öldü. O güne kadar onun için yapmadığınız ne varsa, o anda kalbinize bir yıldırım gibi düştü....

    Yaralı Kalp:=(

    5/11/2009 · Kategori: Ask

    Genç kız feci bir hastalığın pencçesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilan vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı... Genç kız ise hergün hastahane odasında biraz daha solmaktaydı. Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu... Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yinede engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi..

    Hergün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu..."Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti delikanlı... Genç kızda zaten başka birşey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdiki... Ama olmamıştı işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi.. Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi... Ayrılıklarından bu yana 5 bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir, her günü hüsran...Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı... Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi... En çokta saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı.. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umrunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki.. Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık... Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufakta olsa ondan bi hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu... Oysa sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi...Kendi sevgi dolu kalbinin kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile, ama acaba o paylaşmış mıydı? Onun sevgisini silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada.. Ama sevdiğinden bi hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti. Tekrar gözlerini açtı. Kimbilir belkide sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler içinde derinliğe daldı... Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı.. Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı... O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. 1 hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki birşeyler eksikti... Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu.. Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı... Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu... Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlamış, ama ameliyat kolay değil, bir aydan geçer demişti doktor. Aylar geçmişti ama hala aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Hergün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlarla.. En çokta kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi. Oda genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle... Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yılar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta.. Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavaşça...Kağıdı açtı. Ve elleri titreyerek okumaya başladı. "Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe 2 sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin dahada artıyordu.. Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden dahada hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Hergün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün herşeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim... Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye.. Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık... Senden çok uzaklardayım belki, ama yinede seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hemde her gece... Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğimi sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin 6. senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarında sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu? Çünkü gözyaşlarımla, adını yazdım ona...Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde... Unutma, kırmızı gülüde unutma olur mu??... Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadarda Seveceğim... Sevgilin...

    Ölmeyen Sevgi :=(

    5/11/2009 · Kategori: Ask

    Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde yine her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı, kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemliside özlem ve hasret kokuyordu güller... Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor  gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, " Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum " dedi. Az sonra sevdiğini  göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya baslamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla bulusacağını hayal etse kalbi yine böyle yerinden çıkacakmış gibi  oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hiç birsey kaybetmemişti.. Onları hiç birsey ayıramazdı... Ne hasret, ne ayrılık, nede ölüm... Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika geç kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü... Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denize dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu...Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında sözleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip 2 tane yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Herşey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki? İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı...Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can  atıyordu... Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam.  Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hemde çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte hergün burada buluşmak için sözleşmiyorlar  mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz  vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??... Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır..olamazdı. Sevdiğine birşey olamazdı. Onsuz  hayat yaşanmazdı ki... O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını  kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan. Artık  bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi. 7 senedir hergün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı... Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı...Hiç  olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu... Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı.
     

    İşte Aşk! :=(

    5/11/2009 · Kategori: Ask

    Bu çok güzel ilkbahar sabahında deniz kenarına park ettiği arabasında, bu şarkıyı mırıldanarak denize bakıyordu kadın.. Arabadan cani inmek istememişti.. Oysa hava ne güzeldi.. Kara kıs bitmiş, ilkbahar gelmişti iste. Onun oralara karakış geliyordur su aralar diye geçirdi aklından.Sonra ne güzel bir şarkı bu diye düşündü. Insanın içini burkarken ayni zamanda dudakların iradesizce şarkıya katılıyor..

    Neydi onu bu kadar melankolik yapan. sevdiği terk etmişti. Bu güne kadar kaç sefer terk edilip, terk etmişti.. Neydi onu bu terk edişte bu kadar çok yıkan? Onun yazdıklarını hatırladı.. İçi burkuldu gene.. Daha ilk satırda hissetmişti onun bir ayrilik mektubu oldugunu.. Nasil kanmisti yalanlarina? Hani gelecekti? Hani uzakliklar onun icin sevgisini kamcilayan bir kirbacti.. Yollar uzadikca, onun sevgisi artiyordu hani.. Nasil inanmisti bu yalanlara?.. Neden bu kadar muhtacti sevilmeye.. Neden kanmisti.. Adinin bile O oldugundan emin olmadigi birine.. Tum bunlari hak edecek ne yapmisti?Acaba adam, kadinin, ona oldugu kadar durust muydu? Yoksa hepsi koca bir hic miydi?Bombos hayallerle dolu birbucuk yilini dusundu.. Kalemi aldi eline ve yazmaya basladi... Bir gun ask biter.. Anilarda tadi kalir.. Yarim kalan askin tadi.. Damaklarda saklanir.. Belki de yasanmayan asklar.. Bu yuzden hep tatlidir.. Siiri gozyaslari icinde okudu. Kalemi elinden birakti, arabadan cikti. Bu ara ne cok kilo verdim , bu ask sadece kilo vermeme yaradi diye dusunup gulumsedi.. Hayir dedi 7 yil sonra siir yazmama yaradi, 7 yil sonra kalbim oldugunu hissetmeme, 7 yil sonra birini sevmenin ve 7 yil sonra sevilmenin ne guzel oldugunu hatirlamama, ilk defa adima yazilmis bir sarkida mutluluktan aglamama yaradi diye dusundu.. Arabaya gitti, cep telefonunu eline aldi.. Bir an oyle kaldi.. Arayip aramamak, arasinda bocaladi.. Cep telefonunu birakti ve kalemini alip yazmaya basladi. Neye yarar yuregimiz dolu olmazsa askla, Neye yarar bu dunya ,ask olmasa... Yazilabilir miydi siir? Cizilebilir miydi resim? Sarkilar yurekten soylenir miydi boylesine? Dusebilir miydik..? Suzulen bir yaprak gibi sevginin kucagina.. Acilabilir miydik? bir yelkenli gibi.. ask denizinin koynuna.. ask olmasa.. Gozlerindeki yaslari tekrar sildi, arabasini calistirdi, eve dogru surdu.. Belki bir e-mail daha gelmistir diye dusundu.. Affet diyen.. Yuzunu bir gulumseme sardi..

    ASK SANAL BILE OLSA GUZELDI..

    EN BAŞARILI 90 ÖĞRENCİ...

    5/11/2009 · Kategori: Gunluk

    San Francisco Körfezi’ndeki bir okulda, okul müdürü üç öğretmeni çağırıp şöyle demiş: “Siz üç öğretmen, sistemde en iyi ve en uzman kişiler olduğunuz için, doksan tane seçkin üstün zekalı öğrenciyi size vereceğiz. Bu öğrencilerin gelecek yıl da hızlarını korumalarını sağlamanızı ve çok şey öğrenmelerini bekliyoruz.”Üç öğretmen, öğrenciler ve öğrencilerin anne ve babası bunun çok iyi bir fikir olduğunu düşünmüşler. O okul dönemi, hepsinin özellikle hoşuna gitmişti. Okul bittiği zaman öğrenciler bütün San Francisco Körfezi’ndeki diğer öğrencilere göre yüzde 20–30 daha başarılıydı. Yıl sonu geldiğinde müdür üç öğretmeni çağırıp onlara: “Bir itirafta bulunmak istiyorum. En zeki öğrencilerin 90’ı sizde değildi. Onlar ortalamanın biraz üstünde öğrencilerdi. 90 öğrenciyi sistemden tesadüfen seçtik.” Öğretmenler, doğal olarak öğrencilerde görülen başarının kendi istisnai öğretme becerilerine bağlanması gerektiği sonucuna vardı. “Bir itirafım daha var.” dedi müdür: “Siz de en parlak öğretmenler değilsiniz. İsimlerinizi bir şapkanın içine doldurduğum kâğıtların arasından rastgele seçtim.

    SİZ İNANDIĞINIZ İÇİN BAŞARILI OLDUNUZ.”

    « Önceki ::

    Aşağıdaki Ziyaretçi Haritası 09:52 Zaman Dilimi 31.03.09 Tarihi İtibariyle Geçerlidir.
    Locations of visitors to this page